Bu, benim ilk Rus filmim. Aslında Sovyet filmi izlemek istiyordum çünkü 70 yıl Sosyalist yönetimle yaşayan bir ülkeyi yani Sovyet Rusya'yı merak ediyorum. Siyasi bir film izlemek istiyordum fakat seçenekler arasında yoktu. Ben de bu filmi seçtim. İlk fırsatta bir Sovyet filmi de izleyeceğim. Sosyalizm izleyeceğim filmin kenarından köşesinden bir yerlerinden karşıma çıkarsa eğer, bu fikirleri sizinle paylaşacağım. Yine de bir film, kitap, şiir bana yazı yazma ilhamını veriyorsa bence değerlidir. Öncelikle, bu filmde oyuncular orijinal sesleriyle Rusça konuşmasalardı ve filmin başlangıç ve bitiş yazıları Rusya'nın kullandığı Kiril alfabesiyle yazılmış olmasaydı, "bu bir Türk filmidir." derdim. Bilemiyorum buradaki baba karakteri oradaki en kötü örnek midir? Fakat şunu biliyorum ki bizim toplumumuzda ortalama bütün babalar bu filmdeki baba karakterine yakın bir görünüm sergiliyorlar. En azından benim tanıdığım bütün babalar öyle. Fakat az da olsa iyi örnekler yok değil. Ama sayıları oldukça az.
Babalıktan bahsetmeden önce aileden bahsetmek gerekir ki bu da oldukça kapsamlı bir konu. Aile neden vardır? İnsanlık tarihini beş döneme ayırırsak eğer (İlkel kominal toplum, köle, feodal, kapitalist ve son olarak kaçınılmaz olarak Komünist toplum) Feodal toplumda aile mirasın korunması için vardır. Kapitalist toplumda ise aile, bireylerini egemen güçlere karşı baş kaldırmayan kişiler olarak yetiştirmek için vardır. Komünist toplumda bu kuruma ne olacak ya da bu kurum nasıl bir hal alacak ? Bunu yaşayıp görmek gerekir. Tabii ki ömrümüz yeterse. Sonuçta bu toplumda yaşıyoruz elbette aile kuracağız. Ancak bu ailenin en önemli bireylerinden biri olan baba rolündeki kişilerin ailenin diğer bireylerine karşı çok dikkatli davranması gerekir. Aile de küçük bir devlettir aslında. Devlet faşist, zorba, baskıcı ve sömürücü olduğunda bu devletin içindeki halk nasıl mutsuz oluyorsa; ailenin başındaki birey (bu çoğu zaman babadır) sömürücü, diktatör olduğunda aile içindeki bireyler de mutsuz olurlar.
Dönüş filmindeki babayı, çocukları yalnızca fotoğraflarından tanıyorlar. Yıllar sonra eve dönen baba, çocuklarıyla bir geziye çıkıyor. Çocuklar, hayallerinde yaşattıkları babayla gerçek babaları arasında uçurum olduğunu görüyorlar. Bir arkadaşım bana babasının birkaç yıl önce öldüğünü ve buna hiç üzülmediğini söylemişti. İnsanın içinden olmaz olsun öyle babalık diyesi geliyor. Söylediğim gibi güzel örnekler de yok değil. Fakat neden bizim toplumumuzda babalar ve çocuklar arasında hep bir mesafe vardır? Neden annelere her şey anlatılır da en son babalar duyar? Sanırım babalar evin ekonomik gücünü elde tuttuğundan kendilerine ayrı bir önem verilmesini, saygı duyulmasını istiyorlar. Baba eve gelince evin o şangırtılı şungurtulu doğal sesi minimum düzeye iner. Tv kumandası babanın önüne itilir. Bütün ev sakinleri uslu çocuk rolünü oynarlar. Baba evden gidince herkes içinden bir "oh" çeker. Babalar keşke bu saygıyı korku imparatorluğu yaratarak değil de sevgiyle kazansalar. Bunu yapamayacak olanlar da bir zahmet baba olmasınlar. Çünkü sömürü düzeni nerde olursa olsun kötüdür. Hele aile kurumu gibi bireylerin şekillenip topluma karışacağı bir kurumda sömürücü insanlar yetiştirmemek adına çok çok daha önemlidir.
17.yy'da Çukurova yöresinde yaşamış olan Karacaoğlan Aşık Edebiyatı'na birçok yenilikler getirmiştir. Şiirlerinde insana dönüklüğün yanında asıl belirgin tema aşk ve doğadır. Ona göre kişi yaşadığı sürece yaşamdan zevk almalı ve gönlünü eğlendirmelidir. Osmanlı Devleti'nin karışmaya henüz yeni yeni başladığı zamanlarda yaşamış olan ozanı ben biraz da Ağustos Böceği ile Karınca fabl'nın Ağustos Böceği'ne benzetiyorum. Ülkesinin iç isyanlarla ve savaşlarla can çekiştiği bir dönemde Karacaoğlan, nerde pınar başında bir dilber görse ona aşık olup, methiyeler düzüyor. Bu kadar güçlü bir kalemi olan şairin toplumsal tek bir şiiri bile yok. Belki korkuyordur diyeceğim ama sevdiği kızların babalarından, ağabeylerinden korkmuyor. O halde, bu dönemden yüz yıl sonra hasta adam diye tabir edilecek bir devletin padişahından da korkmamıştır herhalde. Belkide siyaseti sevmiyordur. Keyif adamı işte. Neyse şiirlerine dönersek ilk kez onun şiirlerinde sevgililerin adları söylenir. Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü... Gönlü bir kişiyle yetinmez Karacaoğlan'ın. Her çiçekten bal alan bir arı gibidir o. Erotizm şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Çağdaşlarından farklı olarak somut bir aşktır onunki. Kanlı canlı sevgiliyi cinsellik motifleriyle daha da belirginleştirir. Onun kadına ve sevgiliye bakış açısı Aşık Edebiyatı için büyük bir yeniliktir. Din temaları şiirlerinde oldukça az yer alır. Bugüne kadar bilinen 500 şiiri vardır.